Kayıtlar

HAMDIM VE SONRASI

İnsan acı çeker. Bir zalimin eline düştüğünden değil, kendi sergüzeşti içerisinde çiğliğinden arınıp pişmek için en çok. Pişmek için tabiattaki her nesneye acı gerektir çünkü. Pişme anında fark etmiyoruz çoğu zaman. Aradan zaman geçmesi, perdelerin kalkması, gözün açılması gerekiyor ki bak böyleymiş, iyikiymiş, şükür ki olmamış, olsa böyle olamayacakmış falan diyelim. Bu da bir bencillik hali tabii yarar görmediğimiz hiçbir şeyi istememe, kabullenememe. Oysa nârın da hoş diye bir tabir vardı bi zamanlar ya, neyse.. Ne kadar ağlasak, çırpınsak, yıpransak, acının ağırlığı altında sıkışıp kalsak da geri getiremiyoruz olanları, ölenleri, gidenleri... Acıya maruz kalma anında her bir çırpınmamız çiğliğimizi artırıyor, suyumuzu soğutuyoruz. Her bir kabullenememe, isyanımız.. Ancak zaman geçince olanların farkına varabilir, her şeye rağmen şükür diyebilirsek arındığımızı hissediyoruz. Bu da kolay olanı tabii. Yangının içinden çıkan insan soğuyunca başka bir insan edasıyla bakıyor kendine....

LANET BİR ÇOCUK İÇİMİZİ YARALADI

     Çavdar Tarlasında Çocuklar      Herhalde kitapta 2.650.392 tane “ lanet “ bir yarısı kadar da “ felaket “ kelimeleri vardı. İnanın bu kitabın yazarı Hollywood filmlerindeki aktörler gibi konuşuyor: “Hey adamım senin lanet kafan..” gibi. Yer  yer okumayı birakiyorsunuz çünkü gülmekten alamıyorsunuz kendinizi. Bundan başka yazarın bir de abartma problemi var -bu çok tatlı , keyifli bir problem- örneğin: Beş saatte hazırlandı, on kutu sigara içtim bugün, on saat tuvalette geçti, yatak bin mil genişliğinde falan diyor. Ama bunu bizim günlük hayattaki abartılarımız gibi değil çok farklı bir üslupla yapıyor. Öyle ki acaba ciddi mi yani hazırlanması beş saat sürmüş olabilir mi diye düşünüyorsunuz. İşte buna benim tabirimle, okuru avlamak denir.          Bizim Holden -kendisi herhalde ona böyle hitap etmemi isterdi- çok umursamaz, sorumsuz, duyarsız görünen tavırlarının altında önemli sebepler yatan aslında çok duygulu bir çocu...

Bir Huzursuzluğun Romanı

      Huzursuzluk     Kimliksiz bir adamın huzursuzluğundan bahsedeceğiz. Doğduğu topraklarla yüzleşen bir adamın hikayesi bu. Batılılaşmaya çalışan ama kendini ne Doğulu ne de Batılı olarak tanımlayan İbrahim. Arada sıkışıp kalmış yani kimliksiz olarak buluyoruz onu. Eski bir arkadaşının öldürülmesi haberiyle doğduğu yer Mardin’e giden bir gazeteci o. Hikaye böyle başlıyor.       Bir insan düşünün ruhsuz, manasız, sade cesetten ibaret olsaydı. Geçmiş veya gelecek tüm anıları, iradeleri yok olmaya mahkum olur idi. Bu halde bir gövdeye anlam kazandıran insan şuuru olduğu gibi bir coğrafyaya anlam kazandıran da milli şuurdur. Kahramanımız İbrahim’i bu şuurdan yoksun buluyoruz. Nihayet Ezidi bir kız sayesinde Şarklı olduğunu anımsıyor.       Ezidileri -telaffuz edildiği gibi Yezidilik değildir aslında- ve onlara dair çok şey öğreniyoruz kitaptan. Sevgili Livaneli okuduğum bir önceki kitabı Serenad gibi yine dolu dolu bilgi sunuyo...

Serenad'dan Birkaç Not'a

Şu günlerde yeni bitirdim Ömer Zülfü Livaneli’nin Serenad’ını. Yalnız üzerine hala düşündüğüm bir kitap ve yavaş sindirmeye çalışıyorum. Zira arka planında bir çok şey buluyoruz bu eserin. Benim bulmaktan memnun olduklarım ve eleştirdiklerim de var elbet. Belki biraz yerli belki yersiz biraz şuradan buradan ancak dile getirmek istiyorum. Livaneli dolu dolu bilgi sunmuş bize. Ondan çok şey öğrendim bu romanında.  Sanki biraz Ahmet Mithat Efendi tekniğini anımsattı bana. Yine de romanda bir anlatıcı olarak araya girmese ve kahramanın macerasını direkt gözlemci olarak aktarsa bana göre daha gerçekçi olurdu. Şahsen ben Maya’yı kafamda bir türlü birleştiremedim Livaneli ile , bir defa cinsiyetleri bir değil. Buna karşın aradan yazarı atıp kapıldığım yerler de olmadı değil. Aktarımı dışında yazarın- ideolojisini tümüyle romanda sunmuş- benimsemediğim ve haksızlık ettiğine inandığım fikirlerine de değinmek istiyorum. Bir kere devlet düzenini eleştirirken yerine bir şey koymuyor, bir çık...

ADI ŞEKER PORTAKALI OLMAMASI GEREKEN BİR KİTAP HAKKINDA

      Çocuk ölümü her zaman sarsar bizi. Ama ya çocuk hayalleri? Çocuk hayallerinin ölümü hepsinden tehlikelidir oysa.     Neyse ki Zeze'yle tanıştım. Zeze, Şeker Portakalı romanının biricik kahramanı. Ama aramızda yaşıyor. Güneydoğuda, Suriye'de, Filistin'de her yerde her güneşle beraber hayalleri batan bir çocuğumuz var. Bilmediğimiz şey küçüklerin hayalleri bizimkilerden büyük oluyor. Öyle ki insan büyüdükçe küçülen tek şey hayaldir.     Romanı henüz okumayanlar için; Zeze yoksul bir ailenin fazlaca çocuklarından sanıyorum sondan ikincisi. Belki birçoğumuzun çekmediği acılarla yüzleşiyor altı yaşında. Onun macerasından ziyade macerasının nasıl anlatıldığı oldu beni büyüleyen şey. Zeze'nin dilinden anlatıyor yazar. Üslubu öyle tatlı ki okurken gerçekten altı yaşında bir çocuk anlatıyormuş hissine kapılıyorsunuz. İşte tam olarak bu şey sizi hüngür hüngür ağlatıyor. Hani televizyonda spikerler her gün Suriye' den haber verir ama yadırgamazsınız da ...

Koca Yürekli Öğrencilerime...

Küçük adamlar... Siz bilirsiniz küçük bir ovada iri sığırlar gütmeyi Bilirsiniz büyücek sevdalar, bölüşmek ekmek gibi onları Ağlarım güldüklerinize Ama siz mutlaka gülersiniz Ama siz mutlaka gülmelisiniz! Çünkü billur bir gülüş olur bu sizde Sormadan yardım edersiniz Tanımadan seversiniz. Bütün yazıların buluştuğu bir kader olur burda insanlık Ve Allah, işini iyi biliyor şüphesiz. Hayalleriniz de var bir Kan oturur yüreğime dinledikçe Dualarınız yok mu ah, Her birinde yüzlerce kardeş olurum! Ve kullar, güzel dua ederler şüphesiz. Siz şimdi, Varıp gitmek için benim geldiğim yerlere Daha kaç emek vereceksiniz. Hayat belgisiz sıfatlar yüklü oysa, Bilseydiniz Küçük adamlar, Hiç mi hiç büyümezdiniz!

TAMİRİ MÜMKÜNSÜZLÜK ÜZERİNE

Çay kaşığı kırılmaz, bir bardağın içinde çaya konulmakla İllüzyonmuş bunlar hep öğrendik Sanrıları da, sancıları da… Paralel daireler birleşmez kutuplarda, nâfile Kıskandım meridyenlerin birliğini Lakin sustum, bekledim hep Bir sevmek bir sevmeğe eşit gelmiyor bazen Bölünen ekmeklerimiz eskide kaldı. Vakitler bol, daraldı bir başkasına ayrılan kısımları Empati, diğergâmlık, süratle çöpü boylayan israf yığınları gibi Tenekeler, kağıtlar, plastikler hep aynı yere gider Tekleşti, Necip Fazıl’ın “oluklar”ı ! Meşgâleler rast getirmiyor bir kalabalıkla bir yalnızlığı -Tanışıyor muyuz? (Yolda karşılaşırsak ne âlâ.) Nâfile, paralel daireleri birleşmezler kutuplarda Zannımca, meridyenler hüküm sürmeliydi tek İnsan gövdesi üzerinde, bu kocaman Asya’da...